Amsterdam’ın Türk bakanlara yasağı ve gurbetçilere yönelik tepki çeken müdahalesiyle fitilini ateşlediği gerilimi İstanbul Şehir Üniversitesi Öğretim Üyesi Dr. Muzaffer Şenel tahlil etti.

Türkiye gibi Avrupa da tarihi bir dönemeçte. Türkiye, yönetim sistemini değiştirecek anayasa değişikliği referandumuna hazırlanıyor. Brexit kriziyle sarsılan Avrupa’da ise yıl sonuna kadar Hollanda, Fransa, İngiltere ve Almanya’da seçimler var. Cuma günü gündeme damgasını vuran Hollanda ile yaşanan kriz Türkiye açısından Avrupa’da dikkatli ve sağduyulu bir politika izlenmesi gerektiğini gözler önüne serdi.

Soğuk Savaş’ın sona ermesinden itibaren görünür olmaya başlayan, 2000’lerle birlikte giderek derinleşen varoluşsal güvensizlik, kimlik, terör, ekonomik ve sosyal refahla ilgili sorunlara etkili çözüm üretilememesiyle artan popüler endişeler aşırı sağın getirdiği popülist fikirler ve öneriler için verimli bir zemin hazırladı. Siyasi zaafiyet hüsrana neden olurken yeni aşırı sağ çok daha başarılı bir siyasi platform olarak ortaya çıktı. Aşırı sağın ideolojik DNA’sını oluşturan aslî temalar çok daha sempatik bir siyasi sunuşla yeniden üretilmeye başlandı. Bunun 2000’lerdeki en önemli örneği Nicolas Sarkozy’dir.

KIRILMA NOKTASI 2007

Aşırı sağ, Sarkozy’nin Fransa’da cumhurbaşkanı seçildiği 2007 yılından beri kıtada giderek etkinliğini artırdı. 2008 ekonomik krizinin getirdiği sorunlara çözüm bulma konusunda başarısız kalan ana akım siyasi partiler karşısında aşırı sağın popülist söylemi mültecilerle birlikte artmıştır. Arap Baharı ve özellikle Suriye kriziyle birlikte sayıları artan mülteciler, ekonomik krizin olumsuz etkilerini perdelemek için günah keçisi ilan edildi. Böylece daha önce aşırı olarak kabul edilen söz konusu fikir ve çözüm önerileri giderek Avrupa toplumu tarafından makul görülmeye başlandı. Ana akım sağ partiler ortaya çıkan gerilimi yönetmek ve çözüm üretmek yerine aşırı sağın söylemini taklit etmeyi tercih etti. Aşırı sağın söylemini benimseyerek, görece daha “makul” siyasi araç ve söylemlerle siyasal alanı yeniden, farklı biçimlerle üreterek aşırı sağın söylemini normalleştirmişlerdir. Örneğin, Theresa May’in İçişleri Bakanlığı sırasında uygulamaya koyduğu ‘evine dön kamyonları’ bu durumun en somut örneğidir. Böylece açıkca aşırı sağ partilerle koalisyon veya işbirliği yapmasalar bile aşırı sağın diline ve fikirlerine tehlikeli derecede meşruiyet sağladılar ve sağlamaya devam ediyorlar. Böylece geleneksel ‘makul’ sağ ile aşırı sağ arasındaki çizgi ortadan kalkmakta ve her iki grup arasındaki siyasi çözüm önerileri arasındaki fark giderek muğlaklaşmaktadır. Ana akım geleneksel sağ, aşırı sağ içinde erimeye başlamıştır. İngiltere’de göçmen, Türkiye ve AB karşıtı bir söylemle onaylanan Brexit referandumu ve ABD’de anti-İslam sağ popülist söylemlerle Donald Trump’ın başkan seçilmesi, AB üyesi ülkelerde aşırı sağ kesimin popülaritesini güçlendirdi. Tam da bu nedenlerden dolayı Avrupa’da aşırı sağ, seçimlerde ve belki de en önemlisi, siyasal ve sosyal alanda etkisini çeşitli araçlarla konsolide ederek elde ettiği “başarı”nın zevk-i sefasını sürmektedir.

Hollanda ile yaşadığımız krizin mimarlarından birisi olan faşist, göçmen, Türkiye karşıtı ve anti-İslam söylemleriyle bilinen aşırı sağcı Geert Wilders’in partisinin Hollanda’nın ikinci partisi durumuna gelmiş olması dikkate değerdir. Avusturya cumhurbaşkanlığı seçiminde Neo-Nazi fikirleriyle öne çıkan aşırı sağcı Özgürlük Partisi (FPO)’nin adayı, ‘koyun postuna bürünmüş kurt’ Norbert Hofer’in aldığı oy ve Macaristan ve Brexit referandumunda kullanılan söylemler, çanların kimin için çaldığının işareti olarak görülmelidir. Yaşanan durumu analiz eden Cas Mudde, ‘Popülist Radikal Sağ: Patolojik Normallik’ (The Populist Radical Right: A Pathological Normalcy) başlıklı çalışmasında günümüz aşırı sağını Batı toplumunun ‘patolojik normalliği’ olarak görmektedir. ‘Patolojik normallik’ Avrupa’da toplumun her zaman parçası olan ve toplumu inşa eden inanç ve değerlerin radikalleşmesidir. Popülist aşırı sağın ideolojik DNA’sının temel özellikleri; yerellik vurgusu, otoriterlik, liberal demokratik değer ve kurumlara eleştiri -insan hakları, çoğulculuk, parlamento karşıtlığı vb.- aşırı milletçilik, ‘içerdeki yabancılara’ -azınlıklara- karşı tahammülsüzlük ve popülizmdir. Ana akım siyasetin her daim parçası olan ve görece daha alt temalar olarak yaşatılan söz konusu inanç ve değerler, yeni dönemin meydan okumalarına üretilemeyen cevaplar nedeniyle popülistleştirilerek radikalleştirilmektedir. 

Ana akım sağ partiler, aşırı sağ partilerin radikal söylemlerinin belli kısımlarını seçmeci bir yöntemle sahiplenme veya taklit etme yoluyla bazı politikalarında kullanmakta ve daha ılımlı modellerini geliştirmeye çalışmaktadır. Göçmen kotalarını düşürmek, göçmenelere karşı acımasız tutum ve davranışlarla anti-İslami hareketlere gösterilen müsamaha sadece birkaç örnektir.

AMAÇ WILDERS’I ENGELLEMEK

Avrupa içine düştüğü bu ‘patolojik normallik’ içinde seçimlere gitmektedir. Bugün Hollanda’da parlamento seçimleri var. Seçim, Başbakan Mark Rutte’nin Liberal Özgürlük ve Demokrasi için Halk Partisi ile faşist, İslamofobik Geert Wilders’in Özgürlük Partisi arasında kıyasıya bir mücadeleye sahne oluyor. Göçmen ve Müslüman karşıtı söylemleriyle oy toplamaya çalışan Wilders’in seçimlerden birinci parti olarak çıkma ihtimali Rutte’nin uykularını kaçırıyor. Wilders, toplumu ‘vatana sahip’ çıkmak söylemiyle konsolide etmeyi amaçlarken nisan sonundaki Fransız cumhurbaşkanlığı ve eylüldeki Almanya parlamento seçimleri öncesinde Avrupa’da ‘vatansever baharını’ tetiklemeyi de hedeflemektedir. Tam da bu nedenden dolayıdır ki Hollanda hükümeti Türkiye üzerinden kendi iç kamuoyuna mesaj veriyor. Rutte’nin asıl derdi, Türkiye ile ilişkileri bozmak değil, iktidarını korumak için Wilders’i engelleme çabası.

Hollanda’nın ve Avrupa’nın kararı, hiç kuşkusuz demokratik ve diplomatik teammüler açısından yanlış, sorunlu ve kabul edilmez. Karşılıksız bırakılmamalı. Cevap, gelecek olası yansımalarını da hesaba katarak diplomatik esneklik ve soğukkanlılıkla büyük devlet vakarını gösteren eylemlerle, mütakabiliyet esasına uygun şekilde üretilmelidir. ‘Komşularla sıfır sorun’ siyasetinin yeniden yorumlanması olarak görülen ‘düşmanlarımızı azaltacağız, dostlarımızı artıracağız’ yaklaşımının Avrupa meselesinde sözde kalmaması gerekiyor. Aşırı sağın dipsiz girdabına düşmüş ‘Hasta Avrupa’nın doktoru moral liderlik sergileyen Ankara olabilir. Esas olan; ülkemizin, Türkiye ve Avrupa’daki insanlarımızın refahının, güvenliğinin, huzurunun ve onurunun korunmasıdır. 

Bugünkü krizle gerek Hollanda’da gerekse Türkiye’de kazanan, aşırı sağ partiler ve aşırı sağ politikalara yönelen partiler ve siyasal hareketlerdir. Bu durum sadece iki ülke açısından değil tüm dünyaya olası etkileri açısından tehlikelidir.

Hollanda’yla yaşanan kriz Ankara tarafından makul bir şekilde yönetilemezse aşırı sağın yükselişe geçtiği Avrupa’da yaşayan genelde Müslümanlar özelde de Türkler için gerilimli günler yaşanması kaçınılmazdır. Siyasal ve diplomatik olarak Türkiye’ye karşı ortaklaşa bir tavır gelişebilir. Sosyal açıdan ortaya çıkması muhtemel maliyet hem Avrupa hem de bizler için korkutucu olabilir. 2007’de Türkiye üyeliğine şüpheyle bakan Sarkozy ve Merkel’in yönetime gelmesinin olumsuz etkilerini, Ankara ilişkileri düşük düzeye çekerek başarılı bir şekilde yönetebilmişti. Benzer bir siyasetin bugün de izlenmesi hem Avrupalı Müslümanların ve Türklerin hem de Türkiye’nin refahı ve geleceği açısından elzemdir.

Türkiye’nin krizde çözüm lideri olması elzemdir. Hollanda başta olmak üzere Avusturya ve Almanya ile normal diplomatik kanallardan çözümlenecek bir sorunun ilacı Hasta Avrupa’da değil Ankara’dadır. Krizin sadece Avrupa’daki gelecek nesilleri değil bizi de etkileyecek derin nir bunalıma ve husumete doğru evrilme ihtimali ürkütücüdür. Gerilimin tırmanması gerek Avrupa’da gerekse de ülkemizde aşırı sağın yükselişine zemin hazırlar ve bizi 1930’la dünyasına götürebilir. Milliyetçiliği ve onun oluşturacağı/tetikleyeceği krizleri yönetmek oldukça zordur. 1930’ların tekrar hortlatıldığı bir dönemden geçiyoruz. Dikkat! Bu tür krizlerin yoğunlaşması Avrupa’da, genelde Müslümanların özelde Türkiyeli göçmenlerin başını ağrıtacaktır.

Originally published in Karar Gazetesi on Wednesday, March 15, 2017, at 3:00 a.m.


muzaffersenelMuzaffer Şenel is the director of Center for Modern Turkish Studies. His detailed profile can ve viewed here.

LEAVE A REPLY